Arşivler

“İlk Hatıra”

DSC_8265Türkiye’nin ilk ve tek, üniversitede Doğum Fotoğrafı dersi veren Öğretim Görevlisi
Gülsüm Usta Ergil ile
“Bir Mucizenin Belgeseli”ni birlikte yaşayın…

Anders Petersen der ki:

“Fotoğrafın ne olduğu hakkında bir fikrim yok. Bunun üzerine de düşünmüyorum. Görsel unsurların entellektüel bir yaklaşımla birleştirilmesiyle fotoğrafın oluştuğuna inanmıyorum. Fotoğraf içinizden, yüreğinizden gelir, en ilkel, en hayvani içgüdü ve duygularınıza dayanır; açlık, susuzluk gibi… Aynı zamanda çocukça bir duygu ve eğlencedir, basittir, çocukça bir merak ve heyecandır. Çocuk olmak, çocuk kalmak kolay bir iş değildir; etrafınıza çocukça gözlerle bakmaya çalışın, çocuk gözlerinizi koruyun, çocuk merakınızı koruyun. Fotoğraf eğlenerek çekilir, eğlence yoksa fotoğraf da yoktur.”

Gülsüm Usta Ergil olarak fotoğraflarımda heyecanımı ve duygularımı yansıtıyorum. Çektiğim her karenin toplamından ben sorumluyum biliyorum. Herkesin kalbindeki fotoğrafı çekebilmesi dileğimle…

Reklamlar

VİZÖRÜN ARKASINDAKİ GÖZ!

Fotoğraf ülkemizde hala nereye konumlandırılacağı bilinemeyen benim görüşüme gore üvey evlat bir sanat dalı. sanıyorum teknolojiyi kullanarak birşeyler ürettiğimiz için sanat olarak algılanması ve değerlendirilmesi yönünde sıkıntı yaşıyor. Oysa ki önemli olan sanatımızı icra ederken hangi yardımcı malzemeleri kullandığımızdan çok o işi oluştururkenki bilgi birikimimizi, eğitimimizi kullanma şeklimizdir. Kimimiz bunu fırçayla, kimimiz, çamurla dışa vururken kimizde fotoğraf ya da film makinelerimizle dışa vururuz. Antalya’da Fotoğraf denince ilk aklıma gelenler Antalya’ya ait eski fotoğraflar oluyor. Bizi fotoğraflardaki o günlere taşıyan, bize bilmediğimiz görmediğimiz güzellikteki Antalya’yı gösteren o güzelim Antalya Fotoğrafları…

Antalya fotoğraflarından bilmediğimiz Antalya’ya yolculuk yaptığımızı hazır söylemişken gelin hep beraber fotoğrafın tarihine, tanımına bir göz atalım.

Fotoğrafın tanımı, belgesel fotoğrafın tanımı ile içiçe geçmiş durumda.. Tabii eğer teknik tanımlar yapmıyorsanız. Çünkü ilk çekilen fotoğraflar belgesel fotoğraflardır..İcadı 1839 yılında açıklanan fotoğrafın ilk örnekleri bu güne ulaşan değerli birer belge niteliği taşıyor. O günün yaşamını, bakışını aktaran değerli ve önemli belgeler..

Fotoğrafı “belge” olmaktan çıkaran ve insanların tepkisiz kalamayacağı birer “uyarıcı” haline getiren şey, onu çeken kişinin kattığı yaşam yorumudur. Yaşamı yorumlamaktan kasıt, onu olduğunun dışında bir yerlere götürmek değil, yaşamın içinde diğer insanların göremediği o ayrıntıları (bir daha yaşanması olanaksız olan o an’ı..) sonsuzlaştırmaktır.

Sonsuzluk ise, insanın yüzyıllardır peşinden koştuğu “ölümsüzlüğe” denk düşen bir istektir. Fotoğrafı çeken kişinin adıyla, onun gözü ve onun bakışıyla baktığı kişinin /kişilerin ya da olayların ölümsüzleştirilmesidir sonsuzluk. Fotoğrafa konu olan da ölümsüzleşmiştir, fotoğrafı çeken de… Ama aslan payı her zaman fotoğrafa konu olanındır.

Değişik ortamlarda ve değişik amaçlarla kullanılan kameranın toplumsal bir olaya ilk çevrilmesi David Octavius Hill ve Robert Adamson’un 1845 yılında Newheaven isimli küçük bir İskoç balıkçı köyünde çektiği fotoğraflarla olmuştur. Amaçları, balıkçılara daha iyi tekne ve donanım sağlamak ve böylece açık denizlerdeki güvenliklerini korumak amacıyla para bulmaktı.

Aynı yıllarda İngiliz John Thompson “Londra’da Yaşam” adlı dizi fotoğraflarıyla şehrin yoksullarına dikkat çekmeye çalışıyordu. ABD’de Edward Curtis ve Adam Clark Vroman, Amerikan Kızılderililerinin vahşi imgelerini, soylu, medeni insan imgesine dönüştürmeye çalışıyorlardı.

19. yüzyılın sonlarında Levis Hine, objektifini köle gibi çalışan çocuklara çevirdi. Kötü ve çoğu kez tehlikeli işyerlerinde çocuk emeğinin denetimsiz sömürüsü, kalabalığın getirdiği hastalık ve ölümler bu çocuklar için bir şeylerin yapılması gerektiğini gösteriyordu. Yapıldı da..

Belgesel fotoğrafla koyun koyuna gelişen bir diğer çalışma biçimi ise fotomuhabirlikti. Bu anlamda yapılan ilk ciddi çalışma ise Roger Fenton’a aittir. Fenton 1855 yılında, Kırım Savaşını fotograflamak üzere bir basın kuruluşu tarafından cepheye gönderildi. Ancak Fenton’dan istenen şey savaşın gerçek yüzü değil, çocuklarını savaşa gönderen ailelerin beklediği sağlık ve mutluluk fotoğraflarıydı.. Doğal olarak sonuçlar savaşı bir piknik olarak gösteriyordu.. Aynı yıllarda Londra’da yayımlanan ‘Times” dergisi Fenton’un fotoğraflarıyla ilgili olarak şu saptamayı yapıyordu: “Modern orduları izleyen fotoğrafçı, savaş sırasında meydana gelen natürmortluk atmosferi ve ordunun dinlenme durumunu kaydetmekten başka bir şey yapamıyor.”

Romantik savaş ressamlarının alışılagelmiş fantazilerine düşkün kamuoyu için, bu fotoğraflar sıkıcı ve ilginçlikten yoksundu.

Mathew Brady ise, savaşın çirkin yüzünü, yaralı ve ölmüş askerleri ve cephe gerisini fotograflayarak yakaladı. Amerikan İç Savaşı’nın bu unutulmaz görüntüleri ilk önce Brady tarafından saptandı.

Tüm bunların ışığında ortaya çıkan gerçek, fotoğrafın asıl etkileme gücünün sosyal belgeci fotoğrafla ortaya çıkmasıdır.

Belgesel fotoğrafçılık en geniş anlamda konusunu yaşamsal gerçeklikten alan, insanları ve çevresini kaydetmeyi, betimlemeyi amaçlayan fotoğrafın en etkin dallarından biridir. Fotografik gerçekliğe değişik biçimlerde yaklaşmak mümkündür. Bir açı değişikliği, farklı bir çerçeveleme, görüntünün belli kısımlarının özellikle vurgulanması, ışık seçimi, bir takım şeylerin kare dışında bırakılması veya en az düzeyde verilmesi, görsel anlatımı büyük ölçüde etkiler. Bu anlamda fotoğrafı çeken kişi belgelemenin niteliğini belirleyen en önemli öğedir.Belgesel fotoğraf bir kitle iletişim aracındaki fotoğraf kadar genel veya sevdiğimiz birinin fotoğrafı kadar özel olabilir. Gelişi güzel çekilmiş iyi bir belgesel fotoğraf, bir “an” fotoğrafından daha az göze çarpabilir. Fakat dikkatli bir incelemeyle, belgesel fotoğrafın kişinin yaşantısını canlandırdığı kadar, psikolojik ve duygusal yönlerinin de zengin olduğu görülür.

Yaşamı sorgulayan, içindeki çarpık ve bozuk yanlara insanların dikkatini çekmeye çalışan belgesel fotoğraf, pek çok başarıya ulaşmış ve “daha iyi bir yaşam” anlayışının öncüsü olmuştur.

Fotoğrafın yalan söylediği düşüncesi, bu icadın tüm dünyaya yayılması ile beraber başlamıştır. Evet, fotoğraf yalan söyleyebilir, ama önemli olan fotoğrafçının yalan söylememesidir. Belgesel fotoğraf alanında çalışan bir kişinin söylediği yalan bütün bir topluma ve çalıştığı konuya mal edilir. Güvenilirlik yara alır ve amaçların uzağına düşülür. Artık o fotoğrafçının hiç bir çalışması güven uyandırmaz.

Fotoğrafçı, eğer yaşamı fotograflıyorsa kendi gördüğü ayrıntıyı, önemliyi başkalarına aktarırken dürüst olmalıdır.Örneğin H. Cartier Bresson tüm yaşamı boyunca hedeflemiştir bunu.. Çektiği fotoğrafı, herhangi bir kadrajla sınırlandırmadan, olduğu gibi basar ve kullanır. Tüm sıcaklığı ile yaşam deklanşörden objektife, oradan da film üzerine yansır. Film, duyarlı bir yüzey ama duyarsız bir yansıtıcı konumundadır. Film, ışığa duyarlı hücreleriyle görüntüyü saptarken, yaşama duyarsızlaşır, olduğu gibi kaydeder onu. Duyarlı olması gerekenin fotoğrafçı olduğunu bilerek. Dijital fotoğraf içinde bu aynı şekilde geçerlidir. İşte bu sebeplerdendir ki Fotoğraf Sanattır ve sanat olarak da kabul edilmelidir.

Gülsüm Usta Ergil

Lifestyle Photographer